Rehavet Diye Yazılır, Tehlike Diye Okunur
Tekniği, taktiği unutun. Avustralya yenilgisinin görünmeyen yüzünü anlatıyorum.
Dünya Kupası’ndaki ilk maçında A Milli Futbol Takımımız Avustralya’ya 2-0 kaybetti. Haftanın yorgunluğunu attığımız bir vakitte uykulu gözlerimizi umutla açıp ekran karşısına geçen bizler için bu sonuç tam anlamıyla hayal kırıklığı oldu.
Peki neden böyle oldu?
Pazar sabahı 7.00’de milyonları ekrana kilitleyen futbolcuların performansı, sanki biz değil de kendileri yataktan yeni kalkmış hissini yarattı. Dayanıksız değildiler, mücadele ediyorlardı. Ancak algıları dağınık ve telaşlı gibiydiler. Sanki sahada koşturan bedenleri oradaydı da akılları yatakta kalmıştı.
Bulundukları yerde sabahın erken vakti olmadığını bildiğimiz için sebebin uyku olmadığını da biliyoruz elbet. Bu hallerinin sebebi uykusuzluk değil rehavetti. Ay-yıldızlı oyuncuların akılları, duygularının gerisinde kalmıştı. Belli ki o meşhur duygusallığımız burada da sahaya girmişti.
Futbolcu Da İnsan
Maçı neden kaybettiğimizi teknik olarak anlamak için onlarca analiz bulabilirsiniz. Ben size bu bültende işi farkındalık yanından göstereceğim. Çünkü en az değinilen ama en fazla etken olan taraf tam da budur; insan olma deneyimi.
Cumartesi gününe gidiyoruz, her resmi maçta olduğu gibi iki takımdan demeçler geliyor. Karşılaşmadan bir gün önce düzenlenen bu basın toplantıları genellikle sakin ve tekdüze tonda gerçekleşir. Maçın önemine göre ton bazen yükselse de, mikrofon başına geçen futbolcular “fazla topa girmeden” orta yollu konuşurlar. Ancak burada söylenenler takımın bakış açısı ve psikolojisi hakkında harika ipuçları verir. Avustralya cephesi için de böyle oldu. Bakın takımın oyuncularından Milos Degenek A Milli Takımımız hakkında neler söyledi:
Degenek’in açıklamalarını dinlediğimde keşke rakip takımın söylemleri değil de, kendi içimizde yapılan bir değerlendirme olsaydı dedim. “Nereden biliyorsun böyle düşünmediklerini?” diye soracak olursanız, cevabını bize Arda Güler veriyor. Yine maçtan önce, bu kez sahaya çıkmalarına saniyeler kala bakın genç oyuncu takımı hangi cümleyle motive etmeye çalışıyor?
Ne diyor Arda: “Biz çok daha iyiyiz!”
Peki Avustralyalı Degenek ne diyordu: “Biz daha deneyimliyiz, biz daha hazırız…”
İşte tam bu noktada Arda’nın çıkışıyla, Degenek’in söyledikleri arasındaki devasa “zihniyet uçurumu” çıkıyor karşımıza.
Degenek; emeğe, sisteme, hazırlığa ve eyleme vurgu yapıyor, futbolun rasyonel tarafında duruyor. Arda ise gücünü tamamen soyut bir potansiyelden, saf yetenekten ve meşhur duygusallığımızdan alıyor.
Futbol camiasında biliriz ki “iyi” dendiğinde “yetenek” kast edilir ve Arda Güler ‘iyiyiz’ dediğinde sahip olduğu kumaşa güvenmeyi işaret ediyor. Ancak Degenek’in vurguladığı ‘hazır olmak’ ise o kumaşı işleyebilme becerisini anlatıyordu.
“Skor Kendini Halleder”
James Clear’ın Atomik Alışkanlıklar kitabında çok sevdiğim bir tespit var: 'Skor kendini halleder.' Clear’ın burada kast ettiği iyi sonuçlar almak için, sürece odaklanmak gerektiği. Çünkü süreç olması gerektiği gibi yürütüldüğünde sonuç kendiliğinden gelir. Türk futbolunun en büyük çıkmazı da tam olarak bu: Biz her zaman skora ve sonuca odaklanıyoruz, sistemi ve süreci ıskalıyoruz.
Yazar Clear kitabın aynı bölümünde der ki ‘Kazananların da kaybedenlerin de hedefleri aynıdır’. Avustralya sahaya çıktığında hedefi neyse, bizimki de oydu. Farkı yaratan ise ortak hedefimiz değil, ayrıştığımız bakış açısı oldu.
Avustralya o gün Dünya Kupası'nda gruptan çıkma stratejisinin bir parçası olarak o maçı kazanmak istiyordu.. Türkiye ise “seneler sonra katıldığı Dünya Kupası’nda çıktığı İLK MAÇI KAZANMAK” istiyordu. James Clear’ın bize tuttuğu projeksiyon ile farkı buradan açıklayabiliriz. İki taraf için de hedef Dünya Kupası’nda gidebildikleri kadar ileriye gitmek. Ancak Avustralya için Türkiye maçı sürecin bir parçasıyken, Türkiye için Avustralya maçı bizzat hedef olmuştu.
A Milli Futbol Takımımız 24 sene sonra Dünya Kupası’na katılıyordu ve çıktığı ilk maçta galip gelmek istiyorlardı. Fazla anlam yüklenen bir karşılaşmaya “zaten iyi olduğumuz” inancıyla da çıkınca sonuç hüsran oldu.
Tamam Duygularımızı Bastırmayalım Ama Nasıl Yapalım?
Burada milli maç değerlendirmesi yapıyoruz gibi görünse de ortak insanlık halinin çıkmazını görüyoruz aslında: “Duygusal davranmak” ile “duyguların rehberliğini almak” arasında fark.
Bakın yine Arda Güler bu çıkmazı bizlere maç sonunda nasıl sahneliyor:
Ne Arda’yla bir alıp veremediğim var, ne de yeteneğine diyecek sözüm var. Zaten yazdıklarımdan meselenin de tam bu olmadığını anladığımıza inanıyorum. Bazıları genç oyuncunun bu tepkisini “hırs ve kazanma aşkı” gibi yüceltici sıfatlarla yorumlasa da, Arda’nın son düdükten sonra verdiği tepki anıyla şanıyla “duygusal tepkiydi”. En başından kazanacağımıza emin olduğu için, maç bittiği anda yenildiğimizi kabul edememenin tepkisiydi. Topa rakibinden daha fazla sahip olmayı; iyi oynamak ve galibiyeti hak etmek için yeterli sanmanın tepkisiydi.
Takımın genel olarak böyle düşünüyordu, topla daha çok oynayıp iyi mücadele ettiğimiz fikrindeydiler. Bunu bize maç sonu röportajında Merih Demiral duyurdu. Kendisi kelimesi kelimesine şöyle dedi: “Hiç böyle bir sonuç beklemiyorduk. Sahada gereken mücadeleyi verdiğimize inanıyorum. Herkes istekliydi ama bazen olmayınca olmuyor.”
Doğru İstatistik, Yanlış Sonuç Üretebilir
Rakamlar bize A Milli Takımımız’ın sahada mücadele ettiğini gösteriyor. Topla oynama oranı Avustralya’da %28 iken, Türkiye’de %72. Ancak rakamların ötesine geçip, bu oranın nasıl şekillendiğine baktığımızda mücadelenin gerektiği gibi verilip verilmediği ve neye benzediği ortaya çıkıyor: Topla bolca oynamış ama o topla rehavet ve telaş içinde oynamış bir takım gördük biz. Ortalamanın üzerinde uzun savunma oyuncularına sahip bir rakibe karşı, ısrarlı biçimde ceza sahası içine orta yaparak girmeye çalışan bir takım gördük mesela. Teknik Direktör Montella’nın yanlış oyuncu tercihleri de etkendi şüphesiz ama ben ne teknik analize ne kadro tercihine girmeyeceğimi en baştan söylemiştim. Amacım farkındalık çerçevesinden yorum yapmaktı, öyle de olduğuna inanıyorum.
Geçmişe Değil Önümüze Bakma Vakti
Şimdi önümüzde iki grup maçı daha var. Herkes bundan bir önceki - 2002 - Dünya Kupası’nda da ilk karşılaşmayı kaybettiğimizi hatırlatıyor. Ben bunu yanlış buluyorum. Oyun değişti, kadro değişti, şartlar çok farklı… Sadece bu benzetmeye sığınırsak yine duygusal bir destekle başarıya ulaşmaya çalışırız.
Bakalım gelecek maçlar nasıl bir anlayışa sahne olacak.

